
Dilin kökeni ve geleceği, sadece dilbilimcilerin değil birçok meraklı beynin uzun yıllardır ilgilendiği bir konu olmuştur. Bu konu hakkında araştırma yapan birinin Kitab-ı Mukaddes’teki Babil anlatısına rastlamamış olma ihtimali çok düşüktür. Bu anlatıya göre Babil kulesini inşa ederek göklere, cennete ulaşmak isteyen insanlar tanrı tarafından cezalandırılmış ve başlangıçtan beri tek ortak bir dili konuşan insanların dilleri karıştırılarak farklı dilleri konuşmaları sağlanmış. Bunun bu denli büyük bir ceza olmasının sebebi ise, bundan sonra farklı kavimlerin birbirlerini anlayamıyor ve bu yüzden birbirlerine ters düşüyor olmalarıydı. Ben ise sizlere bu yazımda insanoğlunun Babil kulesinin intikamını alma macerasını anlatmak istiyorum.
İnsanlığı hem tek bir dilde birleştirme yolunda, hem de diğer farklı sebeplerle Toki Poni, Interlingua, Esperanto gibi yapay diller geliştirildi. Bu yapay diller arasında göreceli olarak en popüleri, belki de bir çoğunuzun duymuş olduğu Esperanto olabilir. Dilin yaratıcısı olan dilbimci L. L. Zamenhof bu dili bir hayal çerçevesinde geliştirmişti, ki zaten Esperanto’nun kelime anlamı da “hayal eden” demektir. Onun hayali dil bariyeri olmadan insanların birbirini anlayabilmesi ve böylece daha toleranslı ve barışçıl geleceğe yön vermeleriydi. 1920 yılında İran’ın Esperanto’yu Milletler Liginde uluslarası ilişkilerde kullanılması için önerdiğinde Zamenhof artık yaşamıyor olsa da, onun hayalleri için büyük bir fırsat doğmuştu. Fakat ne yazık ki 10 delegenin kabul oyu sonrası Fransa’nın red oyu ile bu teklif rafa kaldırıldı. Bu haber Esperanto için üzücü gözükse de, Nazi rejimi sırasında yaşayacakları yanında çok basit kalıyordu. Hitler ünlü kitabı Mein Kampf’ta Esperanto’yu yahudi diasforasını birleştirmek için oluşturulmuş bir komplo olarak tanımlamıştı. Ne de olsa Esperanto’nun temel edindiği uluslararasılık, barışçıllık ve pasifizm Nazilerin “Aryan” ırk ideallerinin tam karşısında bulunuyordu. Bu nedenlerle Esperanto Nazi Almanya’sında baskılandı ve ne yazık ki bir yahudi olan Zamenhof’un üç torunu toplama kamplarında hayatını kaybetti. Günümüze geldiğimizde ise Esperanto her ne kadar milyonlarca insan tarafından bilinse ve aktif olarak binlerce insan tarafından öğrenilse de, Zamenhof’un hayallerinin çok gerisinde kaldı.
İnsanlığı ortak bir dilde uzlaştırmak adına yaratılan en başarılı(bir o kadar da başarısız) dilden, Esperanto’dan sonra, şimdi zamanda çok az geriye gidip daha farklı bir motivasyonla geliştirilen bir dilden bahsetmek istiyorum. Johann Martin Schleyer, bir Alman Katolik rahip, Volapük’ü geliştirmeye başladığında onun tek sebebi rüyasında tanrının ona ortak bir dil geliştirmesini söylemesiydi. Her ne kadar bu ilginç bir sebep olarak gelse de, Volapük uluslarası anlamda büyük başarı kazanan ilk yapay dil olmayı başarmıştı. Belki de bunu kelime haznesinin başta İngilizce olmak üzere Almanca ve Fransızca’ya dayanmasına borçlu olabilir. Paris’te düzenlenen üçüncü Volapük konferansı tamamen Volapük dilinde gerçekleştirildi ve bu açıdan da yapay bir dilde düzenlenmiş ilk konferans olma onurunu taşıyor. Fakat ne yazık ki Volapük de yaratıldıktan sonraki on yıl içerisinde en şanlı noktasını gördükten sonra yerini başta Esperanto olmak üzere diğer yapay dillere bıraktı. Başta anlattığım Kitab-ı Mukaddes’teki hikayeye referans olabilecek türden bir maceraya sahip Volapük, şu an dünyada sadece bazı niş çevrelerde öğrenilmeye devam ediyor. Yani çoğumuzun adını bile duymamış olduğu bu dil, dünyayı tek bir ortak dilde birleştirme yolculuğunda başarısız bir deneme olarak tarihte yerini kazıdı.
Belki de bu yapay dillerin neden başarısız olduğuna odaklanmak yerine, ortaya çıkış amaçları olan dünyayı birleştirme ve barışa yönlendirme amaçlarını sorgulamalıyız. Çoğumuz için başta dünyayı tek bir dilde birleştirme fikir çok heyecan verici gelse de, gerçekten aynı dilleri konuşan insanlar daha barışçıl mı olurlar? Tabii ki de bu sorunun kesin bir cevabı olmasa da, üzerinde konuşması eğlenceli bir konu olduğu gerçeğini görmezden gelemeyiz. Bir taraftan baktığımızda, ortak bir dili konuşmak insanların kendileri gibi olmayan insanların kültürlerini, düşüncelerini anlamasını kolaylaştırır diyebiliriz. Ve bu doğrultuda ortak bir dil, daha empatik ve daha barışçıl bir toplum olma yolunda bizi yönlendirebilir. Fakat diğer bir taraftan, ortak bir dili ve benzer kültürleri paylaşan toplulukların da birbirlerine döndüklerini ne yazık ki tarihte birçok kez deneyimledik. Örneğin ortak bir dilin barış getireceği düşüncesi bir Sırp, Boşnak veya Hırvat için fazlasıyla gülünç gelebilir. Ama yine de insanlığı birleştirme amacıyla atılmış bu naif adımların her defasında başarısız olmaya mahkum olduklarını söylemek fazlasıyla ileriye gitmek olacaktır.
İnsanlığı ortak bir üzerinde birleştirmenin tarihine baktıktan sonra biraz da günümüzdeki durumu da ele almanın faydalı olacağını düşünüyorum. Her ne kadar yapay diller, insanlık arasında ortak bir köprü kurma konusunda başarısız olsa da İngilizce bu konuda başarısını sürdürmeye devam ediyor. Dünyadaki tahmini 1.6 milyar İngilizce konuşucusunun yaklaşık 360 milyonu yani yüzde 30’luk bir kısmı İngilizce’yi birinci dili olarak konuşuyor. Bunun yanında kolonyal geçmişi sayesinde Afrika’da yer edinmiş Fransızca’nın da yaklaşık 220 milyon konuşucusu bulunuyor ve yüksek doğum oranları nedeniyle bu sayının katlanarak artacağı tahmin ediliyor. Her ne kadar dilbilimciler dünyada 7 binden fazla dil olduğu konusunda çoğunlukla hemfikir olsalar da, dünyanın üçte ikisi yalnızca 12 dil ile iletişimini sürdürüyor. Bu da akıllara başka bir soruyu getiriyor: İnsanların ortak diller üzerinde birleşmesi azınlık dillerinin de sonunu getirmeyecek mi? Birçok yerli dil okulda, internette, televizyonda hakim dil tarafından ezildiği için yavaş yavaş yokolmaya mahkum oluyor, bu durum özellikle ortak dilin İngilizce olduğu, fakat çok fazla yerli halk da barındıran Amerika ve Avustralya gibi ülkelerde çok daha fazla görülüyor. Bunların yanında çok dilli topluluklarda dillerin yok oluşu farklı dillerin birbiri ile kaynaşarak hibrit diller oluşturması ile de gerçekleşebiliyor.
Belki de bu asırlık anlaşamama problemini aşabilecek olan şey, çeviri ve yapay zeka sayesinde teknoloji olacaktır. Bu sayede herkes, başka bir dil öğrenmek zorunda kalmadan eş zamanlı çeviri yapabilen bilgisayarlar sayesinde kültür, ırk, ülke fark etmeksizin dünyadaki tüm insanlarla iletişim kurabilecektir. Tabii ki neredeyse her alanda olduğu gibi, çeviri alanında da teknolojinin varlığı beraberinde bazı tehlikeleri de getirecektir. Her ne kadar eş zamanlı çeviri sayesinde dil bariyeri olmadan insanlarla iletişim kurabilecek olsak da, aynı zamanda kendimizi ifade etme gücümüzü tamamen çeviriyi sağlayan aracı kurumlara bırakmış olacağız. İnsanlığın tek bir dilde birleşme arzusu teknolojinin ortaya koyduğu yeniliklerden mi, hibrit dillerin oluşmasından mı, dillerin gitgide yok olmasından mı veya bir yapay dilin herkes tarafından öğrenilmesi sayesinde mi gerçekleşecek bunu şu an ön görmemiz çok zor fakat insanlığın Babil anlatısına meydan okuyuşu daha uzun yıllar devam edecek gibi gözüküyor.
Bir yanıt yazın